Gelenekten Değişime: Türkiye’de Aile ve Çocuklar

Gelenekten Değişime: Türkiye’de Aile ve Çocuklar

Prof. Dr. Güler Okman Fişek

 

Aileler, çocuklar ve ruh sağlığı konusu çok önemli ve önemli olduğu kadar zor ve çapraşık bir konu. Günümüzde ailelerin ve çocukların nelerle karşılaştığı, ne sorunlar yaşadığı ile ilgili genelleme yapmak sakıncalı olabilir, her aile özeldir. Ancak bir ölçüde genelleme yapmadan da konuyu anlamaya çalışmak olanaksız görünüyor; dolayısıyla ben biraz genel bir çerçeve çizmeye çalışacağım. Umudum bu çerçeve içinde çeşitli öznelliklerin yer alabilir olması.

 

Bunu yaparken de şöyle bir yol izleyeceğim: Önce ülkemiz ailelerini kabaca da olsa inceleyebilmek için kuramsal bir çerçeve çizmeye çalışacağım. Bu çerçeve yardımıyla geleneksel ve değişmekte olan aile-çocuk ilişkisine bakacağım; bu ilişkinin ruh sağlığı ve eğitim çalışmaları için ne ifade ettiğine değinmeye çaışacağım. İlgi odağı olarak özel sorunlar yaşayan çocuk ve aileler değil, günümüz koşullarıyla başetmekte olan genel geçer aileleri alacağım.

 

Birtakım örneklerle başlayayım.

Ailede anne de baba da çalışırlar ve akşam eve yorgun gelirler; çocuğun sevinci, merakı ya da derdiyle başedecek halleri yoktur, baştan savarlar. Çocuğun okula ilgisi düşer. Okula çağrılan aile neden suçlandıklarını anlamazlar, onlar çocukları için çalışmaktadırlar.

Derslerde zorlanan çocuğu konusunda okul anneden destek ister. Eğitimi pek yüksek olmayan anne çocuğa yardım edemez; baba çalıştığı için konuyu annenin işi olarak görür. Çaresiz hisseden anne görevlerini yapmadıkları için öğretmenlere kızar, öğrenme güçlüğü kavramına inanmaz.

Çocuğunun gelişimi ile çok ilgilenen ebeveyn sık sık yuvaya gelip öğretmenden ya da psikologdan çocuğu adına özel ilgi ister.

Yuva ya da okul elemanları her ikisi de çalışan anne ve babaya bir türlü ulaşamaz, çocuk için işbirliği talepleri yanıtsız kalır.

Bir ilköğretim sınıfı öğretmen eşliğinde sınıf gezisine gider. Çocğunu başkalarına. teslim edemeyen anne ısrarla kendisi katılmak ister, yasak olmasına karşın çocuğuna gizlice cep telefonu verir; bunu farkeden diğer çocuklar tepki gösterir, o çocuk neye uğradığını şaşırır.

Bu örneklerin herbirini aşağıda anlatacağım ailelerde görebileceğinizi umuyorum.

 

Son yıllarda Türkiye'de aile üzerinde psikolojik çalışmalar çok arttı (ör.Fişek, 2003; Hortaçsu, 1997, Kağıtçıbaşı, 1996; Sunar ve Fişek, 2005); dolayısıyla bu konuda epey söz edilebilir. Ben konuyu uzatmamak için ağırlıklı kendi çalışmalarımdan yola çıkarak bir çerçeve oluşturmak amacıyla bir çekirdek aile modelini sunmak istiyorum. Bu kuramsal bir model olmakla birlikte verilerle desteklemeye çalışacağım. Bu model çerçevesinde geleneksel ve değişen aile sistemlerimize değineceğim ve bu sistemlerin ebeveyn-çocuk ilişkisi için ne ifade ettiğine işaret etmeye çalışacağım.

 

Yaş dönemi ne olursa olsun, ruh sağlığı ve bozuklukları bireyin ve ailesinin özel koşullarına dayanan farklar gösterir. Ben burada bu özelliklere değinmeden normatif, genel geçer koşulların ruh sağlığı sorunlarına getirdiği katkılara değineceğim. Yani sorundan değil soruna çerçeve sunan koruyucu ve risk faktörlerinden söz edeceğim.

 

Bu arada Türkiye'de aile ile ilgili konuşurken tek bir prototip olmadığını, yöresel, alt kültür, vb. bakımlardan çok farklılıklar olduğunu kabul etmemiz gerektiğini de unutmamalıyız. Ancak çok kabaca da olsa belli bir ayrım yapmak durumundayız: geleneksel/kır kökenli ve değişen (modern)/kent kökenli aile. Bu iki kümeyi ayrı ayrı ele alacağım.

 

Bir Aile Modeli

Kanımca varolan aile sistemi kuramları arasında Türkiye'ye uyarlamak açısından en elverişli olanı Minuchin'in Yapısal Aile Sistemi Kuramıdır (1976).  Bu kuramın temel bir ögesi olan sınır kavramı Wood (1985) tarafından geliştirildiği şekliyle geleneksel Türk aile sisteminde görülen yapıyı anlamaya yardımcı olabilir. Her ailenin günlük yaşantısında izlediği bir tipik düzen, bir karşılıklı etkileşim örüntüsü vardır. Bu düzen ya da örüntüleri şekillendiren etkenler o ailenin özel durumundan, ailenin içinde bulunduğu kültürden, ve evrensel bazı kurallardan kaynaklanır.

 

Aile sistemini oluşturan bireyler yaş, cinsiyet v.b. özellikleri etrafında alt sistemlerin üyesi olurlar (Minuchin, 1976). Alt sistemler ise sınırlar yoluyla birbirlerinden ayrışırlar; bu sınırlar ailede kimin kiminle ne şekilde davranabileceğini belirleyen kurallar kümesidir. Örneğin bir çocuk büyükleri ile ne şekilde konuşabilir, ana/baba çocuklarına ne ölçüde karışabilir, bu tür konuları düzenleyen kuralların tümü aile içi ilişkilerde sınırları oluşturur. Sınırlar hangi koşullarda, kimin kime ne diyebileceğini/ne yapabileceğini belirler. Bir sınır aslında bir boyuttur; bir ucu belirsizliği, aşırı geçirgenliği, kuralsızlığı, ortası açık-seçikliği, belirgin ama esnek kuralları ve diğer ucu katı kuralları, kapalılığı ifade eder.

 

Aile yapısında sınırlar iki boyut tarafından belirlenir (Wood, 1985). Bunlardan biri kuşaklar arası hiyerarşi olup, ailede rol ayrışımının ne denli güçlü olduğuna bakılır. Diğer bir deyişle hiyerarşi yetki ve denetimin, sorumluluk ve bakımın kimden kime doğru akacağını belirleyen kural, adet ve beklentileri tanımlayan boyuttur. Çok kuvvetli hiyerarşi ebeveyn diktasına kayabilir, çok zayıf hiyerarşi ise anarşiye. Özetle sınırların dengeli ve esnek olması esastır. Geleneğimizden hiyerarşiye örnek: "su küçüğün, söz büyüğün".

 

İkinci boyut ise kişiler arası yakınlık boyutu olup, ilişkisel içiçeliğin düzeyini belirler. Özetle bireyler arasındaki kararların, duyguların, kişisel bilgilerin paylaşım yoğunluğuna, derecesine bakılır. Örneğin genç önemli bir yere ne giyeceği konusunda annesinin fikrini alır, bir anne teyzeyi yani kardeşini kızına çekiştirir, kardeşler birbirine dert yanar. Yakınlığın düşük düzeyde olduğu bir ailede bireyler bağımsız olur ama yalnız da olabilirler. Yakınlığın yüksek olduğu bir ailede ise, karşılıklı destek güvencesi vardır ama bağımsızlık ve özerklik kısıtlı olabilir. Geleneğimizden yakınlığa örnek: "benim işim senin işin, senin işin benim işim".

 

Bu sınınrların yanısıra, özellikle ülkemiz için önemli bir diğer sınır vardır ki bu da cinsiyetler arası hiyerarşi olup, kısaca ataerkil düzenimizi tanımlar (Fişek, 1991, 1993). Özetle bu üç boyut, bireyin aile içinde hem ayrılık hem de aidiyet hissetmesini sağlayan sınırları tanımlar (Minuchin, 1976). Hiyerarşi bireyin, diğer kuşak ya da cinsiyetten aile üyelerine göre konumunu, aynı kuşak ya da cinsiyet grubunda iç ittifakı, kontrol ve bakım davranışlarının kimden kime doğru yöneldiğini tanımlarken, yakınlık aile içi ilişki ağının yoğunluğunu, paylaşım, samimiyet ve duygusal tepki derecesini ifade eder (Wood, 1985; Fişek, 1991).

 

Bulgularla Geleneksel Aile

Burada geleneksel aileyle ilgili ve yakın zamanda derlenmiş bazı bulguları özetleyen bir resim çizmeye çalışacağım. Literatür geleneksel ailelerimizi şöyle tanımlar (Sunar & Fişek, 2005). Erkek egemen bir çerçeve içinde, geleneksel ailede maddi ve manevi karşılıklı bağlılık, sadakat, aielenin çıkarının bireyinkinden önde gelmesi, kendine biçilen cinsiyet rolünü benimsemek, aile bireylerinin ihtiyaçlarına duyarlılık, çatışmadan kaçınmak geleneksel aile bireylerinin önemli özellikleri olarak ortaya çıkıyor.

 

Yukarda sözü edilen kuramsal boyutlar açısından Türkiye'de ailelerin etkileşimine bakınca ailenin geleneksel etkileşim örüntüsünde güçlü bir kuşaklar ve cinsiyetler arası hiyerarşi ile yüksek ölçüde kişilerarası yakınlık olduğu görülür (Fişek, 1991, 1993, 1995). Yakınlık derecesi genelde yüksek olmakla birlikte, eğitim farkına bakarsak, daha yüksek eğitimli olan aileler diğerlerine göre daha yüksek yakınlık düzeyleri ortaya koyuyorlar.. Fakat hiyerarşi kesimler arası farklılık göstermeksizin güçlü; sanki güçlü hiyerarşi toplumsal, normatif kısıtları yansıtan yapısal bir koşul (Fişek, 1991). Bakım ve kontrol erkekten kadına, büyükten küçüğe doğru gidiyor, ittifaklar hiyerarşik sınırları ihlal etmiyor. Bu sınırlar içinde ise duygular ve istekler açıkça yoğun olarak yaşanıyor.

 

Evlilik: ekonomikdayanışma, adı sürdürme, aileler arası anlaşma temelinde düşünülür. Bir kadının dediği gibi "bu iyi fırst kaçmadan başgöz edelim, hem de dengi dengine". İlişkiden beklenti duygusal doyum olmadığı sürece, roller yerine getiriliyorsa sorun yok. Eşler arası çatışma çözümü dolaylı, sözsüz, uzaklaşma, ani patlama, küsme ve barışma şeklinde olur; önemli olan "kasıt yoktu" diyebilmek, kırmamaktır. Özetle bu denklemde aşk söylemi yoktur; ancak "nikahta keramet vardır". Gerçi "iki gönül bir olunca" söylemi vardır ama o bir ideal, belki hayaldir. Tutkulu aşk, sevda ise genelde büyüklerin zorlamasına karşın seven gençler için söz konusudur; sonu ne olur? Aşka hiyerarşi karışır, aşk kaybeder

 

Dolayısıyla bu tür bir evlilik ortamında anne-çocuk bağı karı-koca bağından daha önemli olur. Kullanılan çocuk yetiştirme yöntemi bir duygusal bağlılık atmosferi içinde çocuğa açıkca sevgi vermek (Kağıtçıbaşı, Sunar & Bekman, 1988); bunun yanısıra yakın bir denetim ve kontrol sürdürmek, ve sevgiye karşılık beklemek, merak ve inisyatifi, özerkliği özendirmemek yönündedir (Fişek, 1993; Kağıtçıbaşı & Sunar, 1992). Bunların hepsi baba-cocuktansa anne çocuk için geçerlidir; baba çocuktan görece uzak olduğu için anneden daha rahat bir şekilde bile davranabilir. Küçük yaşta gösterilen müsamaha çocuk büyüdükçe kısıtlama ve beklentiye dönüşür (Sunar & Fişek, 2005). Öfke anneye bir ölçüde gösterilebilse de babaya gösterilemez (Fişek, 2003). Disiplin güç kullanımına dayanır, yani dayak, tehdit ve azar söz konusudur (Kağıtçıbaşı, Sunar & Bekman, 1988).

 

Cinsiyet rolleri çok belirgin şekilde ayrıdır, erkek çocuktan beklenen sorumluluklar doğrultusunda ona daha çok bağımsızlık tanınır, ve eğitimine daha çok önem verilir (Ataca, Sunar, Kağıtçıbaşı, 1996). Disiplin tutarsız olabilir (Sunar, 2002); kurallar acık seçik olmaz, esnek ve kişiseldir, bu da çocukta ebeveyne karşı duyarlı olma gereğini pekiştirir (Kağıtçıbaşı, Sunar & Bekman, 1988). Bütün bunlar güçlü hiyerarşi, ve yüksek yakınlığın, yani kontrol ve bakımla birlikte ilişkisel içiçeliğin somut izdüşümleridir.

 

Geleneksel Ailede Çocuk

Güçlü hiyerarşi ve yüksek dozda yakınlık içeren ailelerde çocuk nasıl hisseder? Kuramdan yola çıkarsak, geleneksel prototipte, hiyerarşik hak ve görevlerin tanımlanmış olması, rollerin açık seçikliği. bireyler arası ayrışımı sağlar. Yüzgöz olmamak, saygıdan doğan mesafe, bireye görece bir özerklik tanır, yani çocuk aile içinde kim olduğunu, kendinden ne beklendiğini kolayca öğrenebilir.. Yakınlık ise bu rol tanımlarının yarattığı birbirinden ayrışmış alanlar içinde duygusal renk, rolden öte derinlik, paylaşım, tanıma, tanınma olanağı sağlar. Bireyselleşme de bu iki unsurun etkileşimi ile gelişir. Çocuk ilişkisel yakınlık içinde aynalanıp kendini tanır, hiyerarşik rol ayrımı sayesinde de diğer bireylerden ayrışır.

 

Böylece ailesi içinde kendine ait bir yer/köşe bulur, ondan ne beklendiğini, kendisinin kimden ne bekleyeceğini bilir, bu nedenle de kendi içinde rahattır. Kendisine sunulan kalıpların içinde oluşturduğu köşede varolmayı kabul eden ve duygu ifadesi birileri tarafından anlaşılan çocuğun bir sıkıntı yaşamasına gerek yoktur; yani sınırlarını bilmek ve ailesine güvenmek bir koruyucu faktördür.

 

Yukarda dile getirilen durumun önemli bir iması var: Geleneksel toplumumuzda kişiliğin Batı'da kurgulandığı gibi anneyle ilişki sonunda gelişen iç süreçlerden ibaret olmadığı, sosyo-psikolojik bazı süreçlerin dışardan benliğin oluşumunda, yapılanmasında etkili olduğu iması.  Doğu'da sosyal/yapısal olguların kişilik üzerindeki etkisini gözlemleyen psikanalist Roland,

geleneksel çocuğun benliğine "ailevi benlik" (Roland, 1988) diyor. Sosyolog Bozkurt Güvenç buna geleneksel kesimlerimizde "törenin öngördüğü kimlik" diyor (1995).

 

Yaptığımız araştırmalarda geleneksel gençlerin benlik yapıları toplulukçu, ailevi, karşılıklı bağlılık içeren bir yapı olarak belirlendi. En çarpıcı bulgu, özellikle çocuk-anne ilişkisinde yoğun bir duygusal alışveriş ve sevgi, destek, sadakat, bakım beklentisi, içiçelik, ve çocuğun benliğinde annenin iç varlığı idi. Baba ile görece hiyerarşik mesafe bir ayrışıklık sağlayabiliyordu, babanın etkisi önemli olsa da, anneyle olduğu gibi benliklerinin bir parçası olarak yaşanmıyordu.

 

Bir yanda destek, bakım, güven hissi koruyucu faktör iken, öte yanda risk faktörü olarak denetim ve aşırı korumacılık sıkıntısı, bu ikilem sonucunda da tepkisellik ve içselleştirilmiş bir ketlenme olasılığı söz konusu idi: "istediğim gibi davranmak istiyorum ama onları kıramam". Arkadaşlık ilişkilerinde de karşılıklı bağlılık, ahenk ve açıklık aranıyordu, bir kez yakınlaşınca paylaşılamayacak sey yok gibiydi. Arkadaşlar arasında fikir ayrılığı ancak güvenilen ilişkilerde söz konusu olabilirdi, yalnızlık ise kaçınılacak birşeydi.

 

Bu gruba ait bulgular İstanbul, Edirne ve Diyarbakır gençlerinde pek de farklılık göstermiyordu, ve çeşitli araştırmalarda tekrarlanmakta (Akhondzadeh, 2002; Çavdar, 2003; Halfon, 2007; Hortaçsu, 1989a, b, 1997; Hortaçsu, Gençöz ve Oral, 1995; Seckin, 1996; Sefer, 2007; Sinan, 1998; Tokgoz, 1999). Sonuç olarak geleneksel resimde oldukça ailevi, geç ergenlikte bile ana/baba ve aile bağlamı içinde yoğrulan bir benlik yapısı söz konusu. Ailenin beklediği de budur, uslu, sadık, sorumlu, hayırlı bir evlat.

 

Toplumsal Değişimin Sonuçları

Sosyal ve ekonomik değişim Türkiye'de, hiyerarşik ataerkil düzeni baltalamakta, ama ilişkisel yakınlık yönelimi gücünü korur görünüyor (Fişek, 1998; Kağıtçıbaşı, 1996). Böylelikle daha demokratik bir sosyal yapı yanısıra, ilişkiler konusunda bağlılık yöneliminin süregelmekte olduğu bir kültürel örüntü gelişmekte gibi. Bu durum aileye de yansımakta, ancak kısmen, çünkü ailede cinsiyetler ve kuşaklar arası kontrol gücü zayıflarken, koruyucu ve bakım veren, besleyen otorite süregelmekte (Fişek, 1995). Böylece güce dayanan mesafe azalırken, saygı ve ilginin yarattığı mesafenin korunduğu, yakınlığın da yüksek olduğu bir aile modelinin giderek belirginleştiğini söyleyebiliriz. Ailede değişimin bütünsel olmadığını, kısmi olduğunu aile içi ilişkilerle ilgili güncel bulgularda da görebiliriz.

 

Evlilikte neler oldu? Batılılaşma, eğitim, kadının para kazanması sonucunda eş seçiminde  bireylerin sesine de yer verilmeye başlandı; daha uzun tanışma süresi, nişanlılık, hayır deme hakkı söz konusu oldu, ama iş ciddiye binince aileleri devreye sokmamak diye birşey yok, yani sadece iki gönül değil (Hortaçsu, 1997). Bununla birlikte batı tarzı bir romantik aşk söylemi gelişti. Şöyle ki özerk, bağımsız bireyler kişisel çekicilik, ihtiyaç ve beğeni nedeniyle sonsuza dek sevgi anlaşması yaparlar, ama bu bir özgür seçim kontratı olduğundan sevgi bitince feshedilebilir.

 

Kısmi değişim en çok kentli ve eğitimli kesimde belli olmakla birlikte etkisi her kesime yansımakta. Biribirini seçen eşler paylaşım ve karar almayla ilgili daha eşitlikçi tutumlar sergilemekte (Kağıtçıbaşı, 1986; Sunar & Fişek, 2005). Ama cinsiyet hiyerarşisi hala görülmekte ve kadının statüsü hala düşük (Fişek, 1993). Eşler arası ve çocuklarla paylaşım artmış ama çocuklara karşı ebeveyn tarafından güçlü bir bakım hiyerarşisi sürmekte (Fişek, 1991, 1993).

 

Anneler daha demokratik tutumlar sergiliyor ama demokrasiyi arkadaşlık olarak anlıyorlar, eşitlikçilik, özgür seçim olarak değil (Fişek, 1986). Çocuğun bireysel yaşantısı ve başarısı önemli, çocuktan maddi beklenti azalmış, ancak manevi yakınlık beklentisi süregelmekte, duygusal karşılıklılık hala önemli. (Sunar & Fişek, 2005).

 

Üç kuşak kentli kadınlarla (anneanne, anne, ergen kız) yapılan bir çalışmadan nelerin değişmediğini görüyoruz: Aile hala bireyden önemli, duygusal yakınlık önemli, çatışmadan kaçınılıyor, ailede kural pek yok, fiziksel cezadan kaçınılıyor. Değişen ise kuşaklar arası duygu ifadesinin özellikle öfkenin daha öne cıkması, bağımsızlığın daha çok teşvik edilmesi (Sunar, 2002). Disiplinde ise mantık ve ödüllendirme yanısıra utandırma da öne çıkmakta (Kağıtçıbaşı, Sunar & Bekman, 1988). Buradaki önemli fark şu: çocuğun aileye yararlı olmasından çok kendi ayakları üzerinde durabilmesi vurgulanmakta.

 

Değişen Ailede Çocuk

Yukarıda sıralanan bulgulara göre çocukla ilgili bir öngörüde bulunursak, şöyle diyebiliriz. Geleneksel ailedeki çocuk ailedeki rolüne, konumuna uygun bazı haklar elde ederken, toplumsal değişimle birlikte değişen ailede, çocuk kendi isteklerine daha çok sahip çıkacak; ancak anababasıyla duygusal yakınlık ve güven hissi değişmeyecek.

 

Gerçekten de araştırmalarda değişen, modern gençlerde de bir ailevi benlik temeli bulunabiliyor; buna eklenen bir eleştirel düşünce eğilimi, bir içsel özerklik arayışı, bireysel değerler var, ancak duygusal ilişkilerde geleneksel akranlarından farklılık yok. Arkadaşlık ilişkilerinde mutlak bir ahenk vurgusu yok, farklılıklara izin var, ancak güvenilir bir dayanışma ve yakınlık zemini olması kaydıyla. Karşı cinsle ilişkilerde geleneksel çocuklar aileye verilen sözlerin dışına çıkmayarak rahat hissederken, değişenler bireysel tercihlerinde direnmekte; ancak bunun bedeli de iç huzursuzlık ve çatışma olmakta. Bu konuda kız-erkek farkı da yok. Bütün bu değişikliklerde kilit rol oynayan unsur da eğitim ve farklı yaşam tarzlarına açılmak olarak görülmekte, bu açılma ne kadar erken başlarsa değişim o denli daha yoğun idi (Akhondzadeh, 2002; Çavdar, 2003; Halfon, 2007; Seckin, 1996; Sefer, 2007; Sinan, 1998; Tokgoz, 1999).

 

Sonuçta görülen o ki değişen aile ve çocuk kısmi farklar, karmaşıklık ve kompartmantalize yaşamlar yönünde ilerlemekte (Roland, 1988). Farklı ve birbirine zıt yaşantılar, duygular birlikte varolabiliyor, eskinin bazı yönleri korunurken, yeniye açılma bir "genişleyen benlik" "bireyselleşmiş ögeler taşıyan ailevi benlik" örüntüsü gösteriyor. Bu tür bir değişimin risk ve koruyucu etmenler açısından iması ne olabilir?

 

Aile Düzeyinde Fırsatlar ve Riskler

Böylesi bir değişimin izdüşümleri toplumda, ailede ve bireyde yankılanır. Önce fırsatlardan söz edelim. Aile genelde ortamına uyum kurabilen bir sistemdir, iç dengelerini, sürekliliğini ve üyelerin sağlığını korumak için değişime ayak uydurabilir. Ailelerin nasıl ve ne koşullarda daha iyi uyum kuracaklarını tam olarak kestiremiyoruz ancak şöyle bir öngörü yapabiliriz.

 

Tıpkı geleneksel toplum gibi geleneksel aile de değişimi birden değil, kısmi olarak aşama aşama yapabilir. Yani bir alt sistem değişirken, öteki değişmez; bunu da en çok çocuklar yeniliğe ayak uydururken ebeveynin geriden gelmesinde görürüz. Bu tür bir gelişme olması için alt sistemler arasında sınırların belirgin olması, bireylerin birbirlerinden biraz olsun bağımsız işlev görebilmeleri şarttır, fazla içiçe bir aile bunu yapamaz. Bir örnek vermek gerekirse ilkokul öğrencisi annesine okuma-yazma ya da ortaokul öğrencisi babasına yabacı dil öğretmeye çalışabilir, ama bu durumun ebeveyn-çocuk hiyerarşisini bozması gerekmez. Ebeveyn ebeveynliğini bilip kendi konumuna güveniyorsa çocuğun yetkin olduğu noktayı kabul edebilir. Çocuk ta bu duruma uyar, özgüveni artar.

 

İlginçtir ki geleneksel Türk ailesinin cinsiyetler ve kuşaklar arası sınırları bu tür değişime izin verebilir. Büyüyen çocuğun bazı tavırlarını "görmezden, duymazdan gelen" baba bunu kuşaklararası mesafe sayesinde yapabilir. Geleneksel Türk ailesinde değişimin en önemli itici gücü babanın otoritesi ile çocukların talepleri arasında kilit rol oynayan annedir (Gökce ve ark., 1993; Kıray, 1976). Bir örnek: "Kızına karşı çok korumacı ve yasakçı davranan babaya karşı anne-kız işbirliğine girer, anne babayı idare eder ve baba olanların farkında değilmiş gibi yapar" tanımı tanıdık mı?

 

Değişime açık ailelerde ise açık iletişime yer verildikçe, farklılıktan korkulmadıkça, değişim pazarlığı daha kolay gerçekleşebilir; çocukların farklı gelişim denemelerine girişmeleri daha kolay olur. Burada koruyucu unsur çocuğun ana/babaya duyduğu güvendir, çocuk kendi yolunu seçse bile yalnız kalma riski yoktur, ailesi onu kabul edecektir. Bir örnek: Birgün eve kulağında küpe ile gelen oniki yaşındaki oğlana babasının tepkisi "Ver bir de ben takayım, bakalım bende nasıl duracak". Bu tepki karşısında çocuğun tek sorunu kendisinin ne istediğine karar vermesi oldu, küpe unutuldu.

 

Gelelim değişimle karşılaşan aileleri bekleyen risklere. Değişime olumsuz tepki gösteren geleneksel ailenin durumuna bakalım. Ailedeki hiyerarşik güçler yeniliğe, isteklere, dışarıdan gelen bilgi akışına kaygıyla bakabilir, statükoyu koruma amacıyla olumsuz tepkiler (Hoffman, 1981) verip, değişmekte olan çocuğu geri çekebilir; dış dünyaya karşı sınırlarını katılaştırıp  daha da baskıcı olabilir, çocuğun "gözünü açan" .unsurlara, okula, arkadaşlara karşı tavır alabilir.

 

Böyle bir durum yapısal olarak en hassas ve alt konumda olan aile bireyini, yani ergenlik çağına girmekte olan kızı zorlar. Örneğin makyaj kullanma, arkadaşlarla sinemaya gitme gibi istekleri olan kız çocuğuna ana/babadan gelen kesin red ve buna uyma zorunluluğu gibi; bu basit mesele o kız için sembolik bir kimlik reddidir. Aşırı durumlarda tepki içe dönük ve kendini cezalandırıcı olabilir (ör. "sizi seviyorum, suçlamıyorum" türü intihar notları).

 

Diğer bir olasılık aile içi hiyerarşiye karşı çıkılması, yani gençlerin hak araması ve çatışma ki bu durumda çocuk-ebeveyn tepkisi karşılıklı olarak artarsa (Hoffman,1981), sonuç sistem yıkımı olabilir. Kişiler arasında sınırlar katılaşır, birbirlerinden uzaklaşırlar, ve çocuk aile dışında tepki vermeye itilebilir (ör. evden kaçma, uyuşturucu kullanımı, okulda sorun çıkarma v.b.). Bu durumda zorlanmaya aday üye ergenlik çağına girmekte olan erkektir. Örneğin babası ile iletişimini koparmış, evden kaçıp bir akrabasına sığınan çocuk gibi.

 

Değişimde en çok kaybedecek olan üye ise statüsü zorlanan babadır. Durumla başetmek için zaten mesafeli olan konumunu daha da mesafeli kılması onu aileye iyice yabancılaştırır. Ya evin dışına (ör. işine ya da kahveye) sığınır, ya depresyona ve içkiye, ya da statüsünü korumak için şiddete. Arada kalan, konumu hem babaya, hem çocuklara geçirgen olan anneyi ise kaygı, depresyon ve en çok kabul gören stres ifade yolu olan somatizasyon bekler. Onların bu tepkileri de kuşkusuz çocukları etkiler.

 

Yukarıda sözü edilen aileler daha çok geleneksel kesimleri temsil eder. Bir de modern, eğitimli ve açık olma isteğindeki aileler var. Bunlar bilinçli olarak aile içi demokrasiyi arttırma, iletişimi yaygınlaştırma çabası gösteren, yani hiyerarşiyi isteyerek zayıflatan aileler. Ancak zayıflayan hiyerarşik otoriteye eş olarak ilişkisel yakınlık ve hiyerarşik koruyuculuk eğiliminde zayıflama olmazsa, yani çocuğa görece bir özerklik tanıma gerçekleşmezse, aşırı bir duygu yoğunluğu ve artan karşılıklı beklentiler, aşırı bir içiçeliğe ve karşılılı tepkiselliğe yol açabilir.

 

Bir örnek: Otoriter kontrolden vazgeçen anne ya da baba çocuğunu belli bir saatte yatmaya zorlamaktan, ışığı zorla kapatmaktan vazgeçer. Ama bu kez çocuk uykusuz kalacak diye ona yatması için iyi niyetle israrcı olur. Sonucu siz düşünün.

 

Hiyerarşik sınırlar zayıflayınca ebeveyn kendi istekleri, gerçekleşmemiş umutları ile çocuğunun ihtiyacı ve istekleri arasında ayrım yapamayabilir; çocuğu için en iyisini isterken kendi hayalini geerçekleştirmeye çalıştığını göremeyebilir. Bugün "aileleri onları yarış atı yaptı" dediğimiz birçok çocuk bu durumdadır. Kendisine özgür seçim kapısı aralanmış ve bu konuda israrcı olan çocukla başetmek için ebeveynin giriştiği mesafe ayarı çabaları, anlayış gösterme ile zor kullanımı, duygusal kopukluk ile duyarlılık arasında gelgitlere yol açabilir. Sonuç bir cinsiyet ve kuşaklar arası rekabet ve çatışma, semptomatik bireyler ve yoğun bir çaresizlik hissi olur.

 

Bir örnek: Eğitimli ve varlıklı bir ailenin onüç yaşındaki oğlu sınıfta kalmasına rağmen çalışmayı reddediyordu. Oğluyla başa çıkamayan annenin başvurduğu  rüşvet yöntemi işe yaramayınca baba aşırı sıkı displine yöneldi, yasaklar koydu. Onun sonucu çocuktan gelen intihar tehdidi oldu. Çaresiz aile yardım talep etti. Maalesef bu son örnekteki gibi durumlar giderek artmakta.

 

Bu ailelerde sorun şudur: ana/babanın kendi geçmişinde, kendi ebeveyniyle açık konuşma, karşılıklı yeni ilişki kuralları belirleme deneyimi yoktur, çünkü geleneksel kültürümüzde iletişim, ilişki pazarlığı normları, yöntemleri, kuralları yoktur. Geleneksel normlarımıza göre herkes yerini/haddini bilmekle yükümlüdür ve bu yer büyürken kolaylıkla öğrenilir. Dolayısıyla ilişki, ya da karşılıklı hak ve yükümlülüklerin pazarlığının nasıl yapılacağı öğrenilmez.

 

Bir örnek: geleneksel ailede bayramda büyüklere el öpmeye gidilirken çocuk evde kalacağını, gitmeyeceğini beyan edemez ve edemeyeceğini bilir. En fazla hastalık uydurma yolunu deneyebilir. Modern bir ailede ise, kendisine söz hakkı tanınmış çocuk, bir çatışma çözümü yöntemi ve ilişki pazarlığı altyapısı olduğuna güvenir; kendisinde el öpme olayından hoşlanmadığını serbestçe söyleme hakkını görür; yani özgür düşünce ve tercih beyanı, paylaşımı bekler. Batıda bile daha çok bir ideal olan bu beklenti karşısında ebeveyn onun bu hakkını kabul edip dinlemek zorunda kalır; ya bu talebi kabul eder, ya da zorunluluk açıklanır; çocuğun bu isteği karşısında nasıl bir ayar yapılabileceği konuşulur. Ya da ebeveyn bu özgürlük talebi karşısında sıkışır ve sorunlar başlar.

 

Gerek geleneksel normların, gerekse pazarlık becerilerinin işler olmadığı modern ailelerde ilişkisel alan yoğun duygusal tepkilere açık kalır, anlaşmazlık ve kendini anlamazlık kronik hale gelebilir. Özellikle genç ana/babalarda artan boşanma oranları büyük olasılıkla bu tür nedenlerle bağlantılıdır (Fişek ve Scherler, 1996). Eşleriyle iletişim kuramayan bu veliler, çocuklarıyla da aynı ölçüde zorlanabilirler.

 

Düşük eğitimli ailelerde benzer eğilimler, yani zayıf hiyerarşi, düşük denetim ve kontrol ile birlikte yüksek yakınlık, duygusal geçirgenlik olunca çocuklarda daha çok davranışsal sorunlar görülebilir (Fisek, 1991, 2001). Sanki bu ailelerde ebeveyn ile çocuk arasındaki mesafe azalınca duygusal beklentilerin yönetilmesi zorlaşıyor. Örneğin eşiyhle arası iyi olmayan bir varoş annesi çocuklarına demokratik yaklaşmak isterken, onlardan da kendisine karşı eşit ölçüde anlayış isteyince, ve çocuklardan aradığı cevabı alamayınca otoriter olmaya kalktı ve çocuklarının isyanı ile karşı karşıya kaldı. Bu kesimde eşler arasında daha eşitlikçi bir denge varsa, çocuklara karşı biraz geleneksel bir otoritenin hem çocuklar, hem de ebeveyn için daha olumlu bir psikolojik atmosfer yarattığı görülüyor. Bu sektörde toplumsal değişimin en çok annenin değişen rolü ve statüsüne yansıdığı, bunun erkekte baskı yarattığı, ancak bu baskı eşler arası sınırlar içinde tutulursa çocuklara yansımadığı da görülüyor (Fişek, 2001)..

 

Değişimde Çocuk için Fırsatlar ve Riskler

Çocuk için fırsatlar yukardaki açıklamalardan belli olmalı: sağlam bir güvenme ve kabul ortamı içinde, çocuk ailesinin beklentisi ile kendi isteklerini ayırdedebilir, yalnızlıktan uzak ve deneye açık bir gelişme olanağı bulur (Akhondzadeh, 2002; Seçkin, 1996). Büyümekte olan çocuk kendini ortaya koyma, kuşak ve cinsiyet sınırlarını aşan ilişkiler kurma, kimliğini genişletme çabalarına daha kolay girebilir. Bu süreç kültürce belirlenen kimlikleri zayıflatıp bireysel gelişimi çok yönlü yapabilir. Bu tür açılımların örneklerini yuvaya giden çocukların özgür duruşlarında, üniversite gençliğinin girişimciliğinde görmek çok olasıdır.

 

Risklerde ise, daha önce sözü edilen çatışmaların içselleşmiş halini görebiliriz. Çocuk bir yandan yenilik, kendini geliştirmek ister, öte yandan alıştığını, güven sağlayan yakınlığı yitirmek istemez. Özgürlük ister, bağlılık da ister. Özgürlüğün içerdiği sorumluluk ürkütücü olur, bağlılığın içerdiği diğerine karşı saydamlık boğucu olur. Hatta bazı istek ve korkularına ad veremez, kendini tanımak ister, kendine yabancı hisseder. İç çatışma yoğun olur: özgürlük - bağımlılık, yalnızlık - birliktelik, başına buyrukluk - sadakat, kendi seçimini yapmak - sunulanı almak,  kırmak - uymak gibi ikilemler yaşamsal bir gerilim yaratır, fakat aynı zamanda yaratıcı bir gerilim de yaratır.

 

Bunlar ergenler için geçerli, daha küçük olanlar benzer duyguları daha yoğun yaşayıp kendilerini daha çok boşlıkta hissediebilirler. Ve onlar için bu gerilimi yaratıcı bir şekilde dönüştürmek de henüz mümkün olamayabilir; bunun için anne/babalarının desteği olmazsa olmazdır.

 

Bu sancıyı yoğun yaşayan birçok gençten şu sözleri duyabiliriz: "İnandığım gibi davranırsam onları üzmekten, kırmaktan korkuyorum...hakkımı nasıl savunacağım...annem sadece onun doğruları doğruymuş gibi konuşuyor, beni hiç dinlemiyor". Bu tür bir duyguyu yedi yaşında bir çocuk nasıl dillendirecek, belki onun için açık olan tek tol huysuzluk, hırçınlık (oğlansa), içine kapanma (kızsa). Ancak bugün "Bu evde ben de saygı görmek istiyorum" diye bağıran çocuklar da var, onlar aralanan özerklik kapısından . girmişler bile.

 

Öneriler

Kırsal kökenli, görece kapalı bir ortam içinde kendini geliştirmeye çabalayan bir genç kız bu gerilimi şoyle tanımlıyor: "Kalabalık bir aileden çıkıp kendi küçük dünyamızı kurmaya çalışmak bizi zorluyor. Bu tür tanıdığım çoğu genç depresif. Mesele büyük manevi değeri olan küçük destekleri kaybetmeden kendi ortamını kurmak."

 

Belki bu genç kızın sözleri de durumu özetliyor. Çocuklarımızın ve onların ailelerinin sorunu geleneğin sağladığı yakınlık, destek ve saygıyı yitirmeden değişimin sağladığı özerk seçim olanağına açık olmak. Bizlere düşen de onların bu çabalarında bir denge bulmalarına yardımcı olmak. Bunu nasıl yapacağız, nasıl bir kavramsal çerçeve oluşturacağız, ailelere, topluma ne önereceğiz?

 

Geleneksel yapımızdaki hiyerarşi ve yakınlık boyutlarinin bileşimi bize yapı ve içerik sağlıyordu: Bireysel açıdan çok içsel, gizli bir tekil ben'i sarmalayan, ben-öteki ayrımı içermeyen bir "biz-ben" hali yaşanırken, sosyal açıdan hak ve yükümlülük sınırmızın nerede başlayıp nerede bittiğini bilmek benliğimize bir şekil veriyordu, bu da ailevi benlik. Yani duygusal alışverişte sınırsız bir birliktelik, rol edimlerinde ise epey sınırlı bir ayrışıklık. Şimdi bu iki boyuttan birinde, yani hiyerarşi de azaltmaya gidince yakınlık boğucu olabiliyor. Ama biz de daha az hiyerarşik, daha demokratik olmak istiyoruz. O zaman kuram şunu öngörüyor; hiyerarşiyi azaltacaksak, yakınlığı da azaltmalıyız; bu da Batı'nın insan modeli olur. Bunu istemiyorsak, yakınlığın sağladığı insancıllığı korumak istiyorsak ne yapacğız? Belli ki kolay yanıtı olmayan, belki yeni sentezler gerektiren bir soru bu.

 

Değişmekte olan ailelerimizde, çocuklarımızı eskinin zorlayıcı ve özgürlük kısıtlayıcı yöntemleriyle büyütmek istemiyoruz. Ama herkesin eşit, herşeyin pazarlığa açık olduğu bir ilişki, çocuğun ihtiyacı olan güven ve sağlamlık hissini vermediği gibi ebeveyn de bununla kolaylıkla başa çıkamaz. Bence bugün yaşanan en büyük risk şu: ebeveynin eski ve yeni arasında yalpalaması, her iki uçda da aşırıya gitme olasılığı, sonuçta çocukların nerede duracaklarını öğrenememeleri, talepkarlıkla güvensizlik arasında bocalamaları ve en kötüsü benliklerinin sağlam bir içerik ve yapı geliştirememesi. Bundan kastım şu ögeler: duygulanım ayarı, örneğin öfke kontrolü, ketlenmeye tahammül, zorluktan yılmamak gibi şeyler.

 

Peki bu ana/babalara ne önereceğiz? Benim şu an görebildiğim tek çare bir ideal de olsa ailelerimiz içinde demokrasi nedir; nasıl uygulayabiliriz; bunu kendimiz için tanımlamaya başlamak. Burada da başlangıç noktası "benim özgürlüğümüm sınırları ötekinin özgürlüğünün sınırlarında biter" kavramı. Yani çocuğun da ana/babanında insan hakları, gereksinimleri vardır. Bu kavramla eskinin hiyerarşik söylemini ve sınırlarını daha eşitlikçi bir sınır kavramıyla değiştirebiliriz, yani bir tür sınırı koruruz. Eskiler "su küçüğün, söz büyüğün" derken karşılıklı hakların sınırlarını ifade etmişler. Peki bugün? Yeni bir özdeyiş ne olabilir?

 

Ebeveyn-çocuk ilişkisinde evrensel bir altyapı gerekir düşüncesiyle modern evrim kuramına psikolojik bir bakışla bakalım: İnsanlararası ilişkide iki tarafın da kendisi için geçerli bir gündemi vardır; çocuk kendi istediğini ister ebeveyn de kendi gündemini gütmek durumndadır (Slavin & Kriegman, 1998). Bunu bir gerçek olarak kabul edersek, bu gündemler arasında zıtlık olabileceğini de kabul edersek, ortaya bir ayar/pazarlık yapma gereği çıkar. Bu pazarlık bir ilişki pazarlığıdır, ama taraflar eşit değildir; tabii ki ebeveyn daha güçlü, daha bilgili, uzun vadeli ortak çıkarı daha iyi görebilir olmak durumndadır. Özetle ailede hiyerarşi kaçınılmazdır, tam eşitlikçi demokrasi yoktur.

 

Peki ailede ne tür demokrasi vardır? Ebeveynin de, çocuğun da sözünü, sesini duyurma hakkı. İşte burada evrim kuramından bize ulaşan bir diğer kavram devreye girer, "kapsayıcı uygunluk"; özetle bireyin kendini, genlerini sürdürmeyi kan bağı olanları da içeren bir şekilde anlıyor olması. Evrimcilere göre ebeveyn fedakarlığının temelinde bu yatar. Bu da bize ebeveynin bir ilişki pazarlığında, kendi gündemi kadar, belki daha çok çocuğun gündemini ve gereksinimini hesaba katacağını düşündürür. Yeter ki çocuk gündemini dile getirme hakkına sahip olsun.

 

Bu düşünceler biraz soyut, bunların işevuruk tanımlarını düsünmemiz lazım. Bayram ziyareti örneğini ele alalım. Çocuk evde kalmak istiyor. Ana/babaya göre yaşı yalnız kalmaya uygun değil, üstelik çocuğu götürmek istiyorlar. Ne yapsınlar?

 

Kaynakça

 

Akhondzadeh, S. M. (2002) Enhancement of self -esteem in hierarchical relationships. Yayınlanmamış master tezi. İstanbul: Boğaziçi Universitesi.

 

Ataca, B., Sunar, D. ve Kağıtçıbaşı, Ç. (1996) Variance in fertility due to sex-related differentiation in child rearing practices. H.Grad, A.Blanco ve J.Georgas (Der.) içinde. Key issues in cross-cultural psychology, 331-343. Lisse: Swets & Zeitlinger.

 

Çavdar, A. (2003) The self-with-sibling representation and the oedipal themes in the sibling relationship. Yayınlanmamış master tezi. İstanbul: Boğaziçi Universitesi.

 

Fişek, G.O. (1986). "A family systems theory approach to child rearing patterns: the case of the democratic pattern." International Association of Cross-Cultural Psychology 8. kongresinde sunulmuş bildirii. Temmuz, 1986, Istanbul.

 

Fişek, G.O. (1991) A cross- cultural examination of proximity and hierarch as dimensions of  family structure. Family Process, 30,121-133.

 

Fişek, G.O. (1993) Life in Turkey. L.L. Adler (Der.) International handbook on gender roles içinde, : The Greenwood Press.

 

Fişek, G.O. (1995) Is gender hierarchy a useful concept in describing family structure? J. van Lawick & M. Sandlers (Der.), Family gender and beyond içinde. Heemsted, The Netherlands: LS Press.

 

Fişek, G.O. (1998) Auswirkungen der migration auf die familienstruktur und auf die

erfordernisse der familientherapie. Koch, E., Özek, M., Pfeiffer, W. M.,

Schepker, R., (Der.) Chancen und Risikin von migration içinde,  Freiburg im

Bresgau: Lambertus.

 

Fişek, G.O. (2001) Child health and family process in the Turkish urban context. Istan bul: Boğaziçi University, Proje Raporu.

 

Fişek, G. O. (2002) Bende bir ben var ailemden içeri. XII. Ulusal Psikolji Kongresinde verilmiş konferans. Ankara, Eylül 11-13.

 

Fişek, G.O. (2003) The traditional self and family in flux: opportunities and risks engendered by change. Transkulturellt Cntrum' da verilmis seminer. Stockholm, İzveç, Eylü.

.

Fişek, G.O., Scherler, H.R., (1996) Toplumsal değişim ve eşler: Cinsiyet senaryolarının sınırlarını genişletme amaçlı bir terapi yaklaşımı. Türk Psikoloji Dergisi, 11 , (36), 1-11.

 

 Gökçe, B.; Acar, F.; Ayata, A.; Kasapoğlu, A.; Ozer, I.; Uygun, H.. (1993) Gecekondularda ailelerarasi dayanismanin cagdas organizasyonlara donusumu. Anakara: Aile Araştırma Kurumu Yayinlari.

 

Güvenç, B. (1995) Türk Kimliği. İstanbul: Remzi Kitabevi.

 

Halfon, S. (2007) Attachment in a cultural framework. Yayınlanmamış master tezi. İstanbul: Boğaziçi Universitesi

 

Hoffman, L. (1981) The foundations of family therapy.  New York: Basic Books.

 

Hortacsu, N. (1989a) Targets of communication during adolescence. Journal of Adolescence, 12, 253-263.

 

Hortaçsu, N. (1989b) Turkish students' self concepts and reflected appraisals of signiificant others. International Journal of Psychology 24, 451-463.

 

Hortaçsu, N. (1997) İnsan İliişkileri. Ankara: İmge Kitabevi yaynları.

 

Hortaçsu, N., Gençöz, T., Oral, A. (1995) Perceived functions of family and friends during childhood, adolescence and youth: developmentaltheories of two Turkish cohorts. International Journal of Psychology. 30, 591-606.

 

Kagitcibasi, C. (1986). Status of women in Turkey: Cross-cultural perspectives. International Journal of Middle East Studies, 18, 485-499.

 

Kağıtçıbaşı, Ç., (1996). Family and Human Development Across Cultures. Mathway, New Jersey: Lawrence Erlbaum Publ.

 

Kağıtçıbaşı, Ç. ve Sunar, D. (1992) Family and socialization in Turkey J.P. Roopnarien ve D.B. Carter (Der.) Parent-child relations in diverse cultural settings: Socialization for instrumental competence. Annual Advances in Applied Developmental Psychology, 5, 75-88, Norwood, NJ: Ablex.

 

Kagitcibasi, C., Sunar, D. & Bekman, S. (1988). Comprehensive preschool education project:  Proje Raporu.  Ottawa:  International Development Research Centre.

 

Kiray, M. (1976). Changing roles of mothers: Changing intra-family relations in a Turkish town. J.G. Peristiany (Der.), Mediterranean family structures içinde.  London:  Cambridge University Press.

 

Minuchin, S. (1976) Families and family therapy. Cambridge: Harvard University Press.

 

Roland, A. (1988) In search of self in India and Japan. New Jersey: Princeton University Press.

 

Seçkin, K. B. (1996) A narrative analysis of the construction of self in a group of Turkish university undergraduates: A self amidst tradition and change. Yayınlanmamış master tezi. İstanbul: Boğaziçi Universitesi

 

Sefer, N (2007) Paternal representations in late adolscence. Yayınlanmamış master tezi. İstanbul: Boğaziçi Universitesi

.

Sinan, S. F. (1998) Self experience and intimate friendships: An exploration of Roland's concept of familial self. Yayınlanmamış master tezi. İstanbul: Boğaziçi Universitesi

 

Slavin, M.O. & Kriegman, D. (1998) The Adaptive Design of the Human Psyche: Psychoanalysis, Evolutionary Biology and the Therapeutic Process. New York: The Guilford Press.

 

Sunar, D. (2002). Change and continuity in the Turkish middle class family. E. Ozdalga & R. Liljestrom (Der..), Autonomy and dependence in family:  Turkey and Sweden in critical perspective içinde. İstanbul: Swedish Research Institute.

 

Sunar, D. ve Fişek, G.O. (2005) Contemporary Turkish families. J.L. Roopnarine ve U.P. Gielen (Der.) Families in global perspective içinde. Boston: Pearson Education Inc.

 

Tokgöz, T. (1999) Conflict in cross- gender intimate relationships: The effect of westernization on the " Expanding Self " of Turkish undergraduates. Yayınlanmamış master tezi. İstanbul : Boğaziçi Universitesi.

 

Wood , B. (1985) Proximity and hierarchy: Orthogonal dimesions of family interconnectedness. Family Process, 24,487-507.