Psikoterapide Bağlamsal Duyarlılık ve Batı Kökenli Psikoterapilerin Uygulanması

Psikoterapide Bağlamsal Duyarlılık ve Batı Kökenli Psikoterapilerin Uygulanması

Prof. Dr. Güler Okman Fişek

 

            Son zamanlarda psikolojinin gösterdiği olumlu gelişmelerden biri giderek artan bir kültürel duyarlılıktır.  Farklı kültürler arasında soyut ve somut çeşitli duvarlar varken evrensellik iddiasında bulunan psikolojik düşünce, kültürler birbirlerini tanıdıkça fiziksel-toplumsal-tarihsel bağlamın psikolojik işleyiş üzerindeki etkisini, ve bunun psikoterapiye yansımasını ele almaya başladı.O kadar ki bugün kültüre duyarlılık etkin bir psikoterapinin temel unsurlarından sayılıyor (Dyche ve Zayas, 1995; Falicov, 1995; McGoldrick etal, 1982).

            Literatürde kültürel bir perspektifle ele alınan psikoterapi tartışmaları çoğunlukla gerek danışan ile terapist gerekse birey ile yabancı kültürel ortamlar arasında bir kültürler arası karşılaşma sorunu olarak ele alınır (Abel et al, 1987; Pedersen etal, 1976).  Daha az ele alınan bir konu daha vardır ki kuramsal ve ideolojik kökenleri Batı Avrupa/Kuzey Amerika olan psikoterapilerin diğer kültürlerde uygulanmasıdır.  Bu konu Çin, Japonya, Hindistan gibi Batıdan çok farklı olan ülkeler açısından ele alınmıştır (Kakar, 1982; Landrine, 1992; Roland, 1988).

            Bu incelemeye neden olan durum, konuya Türkiye gibi kendini kısmen Batılı sayan bir toplum açısından pek değinilmemiş olmasıdır.  Her ne kadar Türkiye'de gelişmiş olan kültür yapısı bir Uzakdoğu kültürü kadar Batı'dan uzak değil ise de iki nedenden dolayı kültüre duyarlı bir incelemenin burada uygulanan psikoterapiler için önemli olduğunu düşünüyorum.  İlk olarak geleneksel şekliyle toplumda var olan kimlik ve insan ilişkileri kavramlarının altyapısını oluşturan varsayımlar Batı kökenli varsayımlardan farklıdır (Erfidan, 1996; Seçkin, 1996).  İkinci neden ise toplumun geçirmekte olduğu çok hızlı ancak tekdüze olmayan değişimdir; öyle ki danışanlar ile terapistler ait oldukları alt kültüre göre birbirlerine alabildiğine yabancı olabilirler.  Dolayısıyla Türkiye'de çalışan psikoterapistlerin, kuramsal yaklaşımları ne olursa olsun, bağlamsal bir duyarlılık geliştirmeleri zorunludur.

            Aşağıda önce Türk toplumu, aileleri ve bireylerini belli bir kavramsal çerçeve içinde kısaca ele alıp, prototip Batı toplumuyla karşılaştıracağım. Daha sonra psikolojik sorunu için yardım isteyenlerle çalışırken göz önüne alınmasında yarar olduğunu düşündüğüm bazı noktalara değineceğim.

 

Kavramsal Çerçeve: Çok Düzeyli Bağlamsal Sistem Analizi

            Psikoterapi yaklaşımlarının kültürlerarası aktarımını ele alırken bireyden ailesine ve toplumuna dek uzanan düzeyleri içeren, ve bu düzeyler arasında etkileşime açık bir sistem perspektifi kullanmalıyız.  Çok düzeyli bağlamsal sistem analizi diye adlandırdığım bakış açısının ana varsayımı şöyledir: sosyo-kültürel, toplumsal organizasyon, aile organizasyonunun gelişmesi için bir temel oluşturur; aile organizasyonu da bireyin gelişmesi için bir ortam oluşturur (Howard, 1991; Hsu, 1985; Roland, 1988). Aile sistemi sosyo-kültürel düzey ile bireysel düzey arasındaki geçişin ve etkileşimin aracısı olarak özel bir önem taşır; ancak her düzeyde belli bazı anahtar değişkenler düzeyler arası sürekliliği sağlar.

 

Yapı ve İlişki:  Sistemlerin Temel Belirleyici Değişkenleri

            Benim bu incelemede ağırlık vereceğim iki temel belirleyici değişken var;  bunlar kültürler arası psikoloji literatüründe kullanılan kapsamlı boyutlar olup, tüm insani sistemlerde yankı bulurlar (Kağıtçıbaşı ve Berry, 1989).  İnsan yaşantısını iki temel eksen üzerine oturtan bu kavramlardan biri sosyal yapılanma, organizasyon ile ilgilidir; diğeri ise insanlar arası ilişkilerle. Bu kavramları özet olarak "yapı" ve "ilişki" terimleriyle ifade edebiliriz.  Bu değişkenler her düzeyde iki uçlu boyutlar şeklinde temsil edilir.  Tablo 1'de görülen bu boyutları her düzey için kısaca ele alıp, örnek olarak da geleneksel Türkiye toplumuna uygulayalım.

 

Tablo 1. "Yapı" ve "İlişki" değişkenlerinin farklı bağlamsal düzeylerde ortaya çıkan boyutları, ve bu boyutların Türkiye örneğine uygulanması.

 

Geleneksel Türkiye

Modern Türkiye

Prototip Batı

Kültür

 

 

 

sosyal yapı

yetkeci/hiyerarşik

eşitlikçi/demokratik eğilim

eşitlikçi/demokratik

ilişkisel yönelim

toplulukçuluk/ bağlılık

 toplulukçuluk/ bağlılık

 bireycilik/ ayrılık

Aile

 

 

 

hiyerarşi

güçlü

kısmen güçlü

zayıf

yakınlık

yüksek

yüksek

düşük

Birey

 

 

 

benlik yapısı

ailevi benlik

bireyselleşmiş ailevi benlik

 bireyci benlik

ilişkisel tarz

bağlılık yoluyla yakınlık

bağlılık yoluyla yakınlık

 özerklik yoluyla yakınlık

 

 

Kültürel Düzeyde Örgütlenme:  Sosyal Yapı ve İlişkisel Yönelim

            Kültürel düzeyde "sosyal yapı" (social structure) değişkeni toplumları, bir ucunda hiyerarşik/otoriter, diğer ucunda ise eşitlikçi/yatay bir yapılanma olan bir boyutta tanımlar (Hsu, 1985; Roland, 1988).  "İlişkisel yönelim" (relational ethos) ise bir toplumda bireycilik/ayrılık ucundan toplulukçuluk/bağlılık ucuna uzanan bir boyutta tercih edilen karşılıklı bağımlılık derecesini betimler (Kağıtçıbaşı, 1985; Triandis et al, 1987).  Geleneksel Türk toplumu, güç ve mevki kadar saygı ve hayranlığa da dayanan bir hiyerarşik sosyal yapı gösterir.  İlişkisel yönelim, hiyerarşik düzeyler içinde yüksek ölçüde duygusal yoğunluk ve paylaşım içerir ve karşılıklı bağlılık temeline oturur (Fişek, 1982; 1993; Kağıtçıbaşı, 1990).

 

Aile düzeyinde örgütlenme: Hiyerarşi ve Yakınlık

            Sosyal yapı ve ilişkisel yönelimin aile düzeyine yansıması "hiyerarşi" ve "yakınlık" boyutlarında görülür.  Bu iki boyut, bireyin aile içinde hem ayrılık hem de aidiyet hissetmesini sağlayan sınırları tanımlar ve aile sisteminin alt sistemlerini (ör. ana/babayı kardeşlerden) birbirinden ayırır (Minuchin, 1976).  Hiyerarşi bireyin, diğer kuşak ya da cinsiyetten aile üyelerine göre konumunu, kuşak ya da cinsiyet grubunda iç ittifakı, kontrol ve bakım davranışlarının kimden kime doğru yöneldiğini tanımlar (Wood, 1985; Fişek, 1991).  Yakınlık ise aile içi ilişki ağının yoğunluğunun, paylaşım, samimiyet ve duygusal tepki düzeyinin göstergesidir (Wood, 1985; Fişek,1991). Türkiye'de ailenin geleneksel örüntüsü güçlü bir kuşaklar ve cinsiyetler arası hiyerarşi ve yüksek ölçüde kişilerarası yakınlık gösterir (Fişek, 1991, 1993). Bakım ve kontrol erkekten kadına, büyükten küçüğe doğru gider, ittifaklar hiyerarşik sınırları ihlal etmez.  Bu sınırlar içinde ise duygular ve istekler açıkça paylaşılır, (Fişek, 1991; Seçkin, 1996).

 

Birey Düzeyinde Örgütlenme: Benlik Yapısı ve İlişkisel Tarz

            Birey düzeyinde benlik ve ilişki kavramlarının tanımı, farklı kültürlere göre değişir.  Bir yanda "ailevi benlik", bireyin üyesi olduğu geniş aile, cemaat ve diğer grupların hiyerarşik ilişkileri içinde, var olmasını sağlayan içsel, psişik bir örgütlenme, bir benlik yapısıdır .  Öbür uçta ise "bireyci benlik", kişinin toplum içinde özerk olarak var olmasını sağlayan, karşılıklı anlaşmalar ve eşitlikçi ilişkiler yoluyla bir kimlik geliştirme durumunda olduğu bir, içsel, psişik örgütlenmedir (Roland, 1988,s. 17, 18).  Ailevi benlik için ilişkisel tarz "bağlantılar yoluyla yakınlık" temeline dayanır; birey hiyerarşik ilişki ağı içindeki yerine göre bağlantılar kurar. Bireyci benlik için ilişkisel tarz, "özerklik yoluyla yakınlık" temeline dayanır, ilişki bir karşılıklı anlaşma sürecinde gelişir (Fişek, 1994).  Sonuç olarak, ailevi benlikte yakınlık  zaten var olan bir doğal olgu, diğerinde ise çabayla geliştirilebilen bir özelliktir.  Bekleneceği üzere, geleneksel Türkiye'de kişinin benlik yapısı daha ailevi olma eğiliminde, ilişkisel tarz da bağlantılar yoluyla yakınlık temellidir, (Seçkin, 1996).

            Yukarıda özetlenen çok düzeyli bağlamsal sistem analizini kısaca Batı toplumlarına uygularsak, kültürel düzeyde bireycilik/ayrılık, aile düzeyinde görece güçsüz hiyerarşi ve yakınlık, birey düzeyinde ise bireyci benlik ve özerklik yoluyla yakınlık eğilimlerinin daha ağır bastığını görebiliriz.

 

Psikoterapiye Yansımalar

            Yukarıda özetlenen analizin psikoterapiye yansımalarını ele almaya Batı psikoterapilerinin ideolojik altyapısına bir göz atmakla başlayalım.  İlk olarak birey tekil bir varlıktır.  Dünyaya öngörülmüş bir kişilikle gelmez, içindeki potansiyel ilişkilerinin türü sonucunda şekillenir.  Tüm terapiler, davranışsal olsun, bilişsel olsun, psikanalitik olsun bu varsayımdan yola çıkarlar.  Aynı şekilde ideal birey bağımsız, özerk, bireyselleşmiş, iç kontrole sahip, kendinden sorumlu ve kendinden kaynaklanan bir özgüvene sahip olan birisidir.  İlişki hatta aşk iki özerk birey arasında karşılıklı rızaya dayanan anlaşma ya da kontrat olarak gelişir.  İlişkideki kişilerin koşulları değiştikçe ilişkinin koşulları da değişebilir, dolayısıyla sürekli bir takip, hatta ilişki pazarlığı gerekir. Özetle iletişim çok önemli bir ilişki önkoşuludur (Fişek, 1994).

            Şimdi şu soruyu soralım: bu sıralanan ideolojik varsayımlar daha önce anlatılan geleneksel Türk örüntüsüne, benlik yapısı ve ilişkisel tarzlara ne kadar uymakta?  Bu soruyu Batı ideolojisine göre yanıtlarsak, şöyle bir resimle karşılaşırız: Güçlü hiyerarşi baskıcı, yüksek yakınlık da aşırı içiçelik olarak görülebilir.  Üstelik böyle bir ortamda oluşan benlik yapılanması gelişimsel olarak takılmış ve geri kalmıştır.  Özetle ortaya potansiyel olarak patolojik bir portre çıkmaktadır.  Bu portre Türk toplumu için olduğu kadar diğer benzer toplumlar, yani Batılı olmayan çoğu toplum için de geçerlidir.  Bu denli geniş bir toplumsal yelpazeyi içeren bir potansiyel patoloji tanımına herhalde bir çözüm bulmak gerekir.

            Kanımca bu tür bir değerlendirme kültürel  değerlerin bilimsel kisve altında yanlış uygulanmasından başka bir şey değildir (Hsu, 1985; Landrine, 1992), ve yapısal ve ilişkisel değişkenlerin benlik oluşumundaki rollerini yeterince anlamamaktan ileri gelir.  Dolayısıyla bağlama kör bir şekilde sürdürülen psikoterapi, danışana haksızlık gibi bir etik sakınca içerir.  Örneğin orta/üst sosyo-ekonomik düzey kent kökenli, ve profesyonel psikoterapi alt kültürünün bir üyesi olan terapistlerce köy kökenli ve düşük eğitimli hastalar için sıkça söylenen "Bu kişiyle terapi yapılamaz" sözleri ne kadar haklıdır, ne kadar bir bağlamsal tembelliğe işaret etmektedir?  Ya da bu devirde bile boşanmış bir kadının kendi ailesiyle yaşamaya başlaması ne ölçüde kendi gelişmemişliğinin, bağımlılığının ifadesidir?

            Peki, yukarıda tanımlanan geleneksel ortamda kişi kimliğini nasıl bulur? Kanımca hiyerarşi benlikler arası ayrımı sağlar; kişi kendini, hiyerarşik yapı içindeki özel konumuna uyduracak şekilde, bu konumun sağladığı hak ve görevler yardımıyla ayrıştırır;  bir birey olarak var olacak bir konum bulur.  Bireyin elde ettiği rol belirginliği ayrı bir benliğin, bireyselliğin (individuation) temelidir.  Bu rollerin ötesinde bireyin kendisi için önem taşıyan kişilerle kurduğu yoğun duygusal uyum, benliğine rolden öte bir derinlik verir.  Sonuç olarak güçlü hiyerarşi ve yüksek ölçüde yakınlık birbirinin etkilerini dengeleyerek bireyin gelişimine ortam hazırlar.

 

Toplumsal Değişimin Sonuçları

            Sosyal ve ekonomik değişim Türkiye'de, hiyerarşik ataerkil düzeni baltalamakta, ama ilişkisel yönelim gücünü korur görünüyor. Böylelikle daha demokratik bir sosyal yapı yanı sıra süregelen  bağlılık yönelimi gösteren bir kültürel örüntü gelişmekte gibi.  Bu durum aileye de yansımakta ancak kısmen, çünkü ailede cinsiyetler ve kuşaklar arası kontrol gücü zayıflarken, koruyucu ve bakım veren, besleyen otorite süregelmekte (Fişek, 1995).  Böylece güce dayanan mesafe azalırken, saygı ve ilginin yarattığı mesafenin korunduğu, yakınlığın da yüksek olduğu bir aile modelinin giderek belirginleştiğini söyleyebiliriz. Buna göre, bir "genişleyen benlik" (expanding self) çerçevesinde (Roland, 1988), ailevi benlikle ilgili bazı ögeler değişecek, ailevi role göre edinilen hak yerine, birey kendi isteklerine daha çok sahip çıkacak; ancak saygı  ve bağlılık yoluyla var olan duygusal yakınlık hissi değişmeyecek. Bütün bu gelişmelerin sonucuna, bağlılık yoluyla yakınlık içinde var olan ama "bireyselleşmiş ögeler taşıyan ailevi benlik" diyebiliriz.

            Giderek zayıflayan bir hiyerarşi ama gücünü yitirmeyen bir koruyuculuk ve yakınlık ortamı içinde gelişen bu benlik tablosunun artıları ve eksileri olabilir.  Artıları şöyle görebiliriz: sağlam bir güvenme ve kabul ortamı içinde, varoluşsal yalnızlıktan uzak ve deneye açık bir gelişme olanağı.  Birey kendini ortaya koyma, kuşak ve cinsiyet sınırlarını aşıp ilişki kurma, kimliğini genişletme çabalarına daha kolay girebilir.  Bu süreç kültürce belirlenen kimlikleri zayıflatıp bireysel gelişimi çok yönlü yapabilir.

            Ancak artılar kadar eksiler ya da riskler de söz konusu.  Kişilerde artan kendini ortaya koyma eğilimi ve bireysel farklılıklar  bağlılık yoluyla yakınlık olanağını zedeleyebilir, anlaşmayı zorlaştırır, tanıdıklık yıpranır.  Yeni, kalıp dışı kimlikler tanışmak için gayret, yani iletişim gerektirir; özellikle ilişki içinde sınır belirleme çabaları kişiye kalır, artık güvenilecek dış sınırlar yoktur.  Sorun da burada belirir, çünkü geleneksel kültürümüzde iletişim, ilişki pazarlığı normları, yöntemleri, kuralları yoktur.  Bu normların ve becerilerin yokluğunda ilişkisel alan yoğun duygusal tepkilere açık kalır, anlaşmazlık ve kendini anlamazlık kronik hale gelebilir.  Özellikle genç kesimde artan boşanma oranları büyük olasılıkla bu tür nedenlerle bağlantılıdır.  Sorununu çözemeyen de bizim kapımıza dayanır.  Bu demek değil ki karşılaştığımız her sorun bir kültür değişimi sorunu; burada savunulan sadece karşılaştığımız sorunlardaki kültürel ögelere duyarlı olmamızın gerektiği.

 

 Aile Düzeyinde Zorluklar

            Bu kısımda önce toplumdaki değişikliklerle baş etmede olumsuz tepki veren aileleri ele alalım.  Ailedeki hiyerarşik güçler yeniliğe, isteklere, dışarıdan gelen bilgi akışına karşı, statükoyu koruma amacıyla olumsuz tepkiler (negatif geri iletim) (Hoffman, 1981) verip, değişmekte olan bireyi geri çekebilir; dış dünyaya karşı sınırlarını katılaştırabilir.  Böyle bir durum yapısal olarak en hassas ve alt konumda olan aile bireyini, yani ergenlik çağındaki kızı zorlar.  Tepki genellikle içe dönük kendini cezalandırma olabilir (ör. "sizi seviyorum, suçlamıyorum" türü intihar notları).

            Diğer bir olasılık aile içi hiyerarşiye karşı çıkılması ve iç çatışma ki bu durumda tepkiler karşılıklı yükselme (pozitif geri iletim) (Hoffman,1981) yoluna girerse, sonuç sistem yıkımı olabilir.  Kuşaklar ve cinsiyetler arası iç sınırlar katılaşır, kişiler birbirinden uzaklaşır, ve aile dışına üye kaybı olabilir (ör. evden kaçma, uyuşturucu kullanımı v.b.).  Bu durumda zorlanmaya aday üye ergenlik çağındaki erkektir.

            Değişimden en çok kaybedecek olan üye ise statüsü zorlanan babadır.  Durumla baş etmek için zaten mesafeli olan konumunu daha da mesafeli kılması onu aileye iyice yabancılaştırır.  Ya evin dışına sığınır, ya depresyona, ya da statüsünü korumak için şiddete.  Arada kalan, konumu hem babaya, hem çocuklara geçirgen olan anneyi ise kaygı, depresyon ve tek stres ifade yolu olan somatizasyon bekler.

            Yukarıda sözü edilen aileler daha çok geleneksel kesimleri temsil eder.  Bir de modern, eğitimli ve açık olma isteğindeki aileler var.  Bunlar da bilinçli bir aile içi demokrasiyi artırma, iletişimi yaygınlaştırma çabası gösteren, yani hiyerarşiyi isteyerek zayıflatan ailelerdir.  Ancak zayıflayan hiyerarşi azalan bir yakınlık ve zayıflayan bir koruyuculukla dengelenmezse, aşırı bir duygu yoğunluğu ve artan karşılıklı beklentiler aşırı bir içiçeliğe ve karşılıklı tepkiselliğe yol açabilir.  Bu durumla baş etmek için girişilen mesafe ayarı çabaları, anlayış gösterme ile zor kullanımı, duygusal kopukluk ile duyarlılık arasında gelgitlere yol açabilir.  Sonuç bir cinsiyet ve kuşaklar arası rekabet ve çatışma, semptomatik bireyler ve yoğun bir çaresizlik hissi olur.

 

Birey Düzeyinde Zorluklar

            Birey söz konusu olunca yukarıda sözü edilen çatışmaların içselleşmiş halini görebiliriz.  Kişi bir yandan yenilik, genişlemek kendini geliştirmek ister, öte yandan alıştığını, gereksinimi olan yakınlığı yitirmek istemez.  Özgürlük ister, bağlılık da ister.  Özgürlüğün içerdiği kendinden sorumluluk ürkütücü olur, bağlılığın içerdiği diğerine saydamlık boğucu olur.  Hatta bazı istek ve korkularına ad veremez, kendini tanımak ister, kendine yabancı hisseder.  "İnandığım gibi davranamıyorum...istediğim gibi yaşarsam onları üzmekten korkuyorum,  kendimi kabul edemiyorum, ettiremiyorum, hakkımı nasıl savunacağım."  Kırsal kökenli, kapalı bir ortam içinde kendini geliştirmeye çabalayan bir kadın danışan bu gerilimi şöyle tanımlıyor: "Kalabalık bir aileden çıkıp kendi küçük ailemizi kurmaya çalışmak bizi  zorluyor.  Bu tür tanıdığım çoğu genç çift depresif.  Mesele büyük manevi değeri olan küçük destekleri kaybetmeden kendi ortamını kurmak."

 

Psikoterapiye Yönelik Öneriler

            Bağlamsal bir sistem perspektifine dayanan psikoterapi her şeyden önce bir tavır ve farkındalık meselesidir.  Terapistin ekolü ne olursa olsun, danışanının içinde bulunduğu bağlama, o bağlamın etkilerine duyarlı olduğu sürece, ayrıca kendi bağlamının kendisini nasıl koşulladığına duyarlı olduğu sürece, daha etkin girişimlerde bulunabilecektir.  Aşağıda sıralanan öneriler terapistin duyarlılığını artırmasında yardımcı olabilecek bazı noktaları içerir.

 

 I: Açıklık.

            Açıklık önce terapistin kendi önyargıları, kendi toplumsal alt kültürünü olduğu kadar kendi psikoterapi alt kültürünü de şekillendiren ideoloji ve varsayımlar konusunda açık olması demektir.  Kişi kendi düşüncelerinin bağlamınca belirlenme derecesini gördüğü ölçüde hatalı tanımlamalar, patolojiye ya da sağlığa ilişkin atıflar ve yanılgılardan korunabilir.  Kendi bağlamı içine gömülmüşlüğünün farkına varan psikoterapist, danışanının öyküsündeki bağlamsal unsurları daha kolaylıkla görür.

            Bu tür bir açıklık " bağlamın genişletilmesi" diyebileceğimiz bir sürece yol açar.   Sonuçta danışanın öyküsüne yeni bakışlar, yeni anlatımlar üretilebilir; bu yeni anlatımlar danışanla paylaşıldıkça onun kendi öyküsüne farklı bakmasına, kendisini daha etkin olarak yaşadığı yeni anlatımlar geliştirmesine yardımcı olabilir.

 

II: Birlikte çalışmak.

            Eğer bağlamsal bilinç danışan için olduğu kadar psikoterapist için de geçerli ise, onun psikoterapi sürecini nasıl bir dille kavramlaştırdığına bakması gerekir.  Eğer dil bir "terapi yapmak, sağaltmak, iyileştirmek, düzeltmek" dili ise, psikoterapistin danışanın öyküsünü duyma kapasitesi kısıtlanabilir.  Eğer dil bir "birlikte konuşmak, birlikte çalışmak" dili ise o zaman karşılıklı ilişkiye odaklanmak ve karşıdakini duymak daha kolay olabilir.

            Türkçe, karşılıklı olarak birlikte yapılan eylemleri anlatan filler açısından çok zengin bir dildir (ör. danışmak, tartışmak, anlaşmak, gülüşmek v.b.).  Bu sözcüklerdeki karşılıklılık içeren morfem en az iki kişilik bir eylemi ifade ederken aktif birinin pasif birine bir işlem yapması durumunu reddeder.  Demek ki bu kültürün bir üyesi ile psikoterapi yaparken yapılanın birlikte oluşturulan bir eylem olduğunu unutmamak, o kişinin bazı davranış, tavır ve taleplerini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

            Buradaki anahtar sözcükler şunlardır: dikkat, ilgi, merak (Falicov, 1996).  İletişim ve öğrenme içeren bir ortak çalışmanın en birincil ön koşulu meraktır.  Merak önceden bilmemeyi, öğrenmek istemeyi, karşıdakinin bilgi verebileceğine, öğrenmeye yardımcı olabileceğine güvenmeyi ima eder.  Özetle: varsayma, sor ve öğren!

 

III: Katılmak.

            Yukarıda söylenenler hep psikoterapistin tavrına ilişkin sözler, danışanın tavrına değinmiyorlar.  Danışan kişi psikoterapi için gelmekle yardıma gereksinimi olduğunu ve terapiste göre bir alt konumda olduğunu itiraf etmiş durumdadır.  Bu hiyerarşik konumlama danışanın kültürü itibariyle tanışık olduğu ve dolayısıyla iki zıt eğilim içeren bir durumdur.  Danışan bir yandan "otoriteyle gelen hiyerarşiyi" (Roland, 1988) kabul etmekte ve kendini psikoterapiste teslim etmektedir.  Öte yandan hiyerarşi otomatikman altta kalanda bir uzaklık hissi yaratır, bazı konuları kendine saklama, hatta direnme eğilimini perçinler ve açık iletişime ket vurur.  Bu davranışa sadece "resistans" demek davranışın kültürel katmanlarına kör olmak demektir.

            Kanımca bu durumda danışana anlamlı bir şekilde katılmanın yolu hiyerarşiyi yadsımak değildir. Hiyerarşiyi yadsımak, reddetmek Batı kökenli demokratik eşitlik varsayımlarına dayanır ve bu kültürel bağlamda gerçekte var olan ilişkiyi yapay bir şekilde göz ardı etmek olur; sonuçta işbirliğine kadar katedilecek yolu uzatır.  Dolayısıyla terapist  hiyerarşik konumuyla barışık olma durumundadır.  Mesele gerçek olmayan bir eşitliği savunmaktansa, farklı olarak birlikte olmayı ve çalışabilmeyi savunmaktır.  Özetle terapist için ailevi benliğin önemli bir yansıması olan hiyerarşik ilişki kavramını kabul etmek ama bu ilişki içinde de olduğu gibi görünme iznini iletebilmek önemlidir.

            Peki hiyerarşiyi kabul edip, oluşan mesafe ile nasıl baş edebileceğiz; nasıl doğal olma iznini iletebileceğiz?  Hiyerarşi kavramının danışanla terapist arasında bir sınır oluşturduğunu düşünürsek, terapist için mesele sınırın öbür tarafına geçmektir, yani her ikisini de içine alan yeni bir sınır oluşturmak.  Kanımca bunu yaparken yararlanabileceğimiz unsur ilişki kültürümüzün önemli bir parçası olan akrabalık söylemidir (Duben, 1982).  Yabancıya "amca, teyze, abla" şeklinde hitap ederek ilişki, yakınlık ve işbirliği kurmaya yönelik bu söylem, yabancıyı bir sanal "ailevi benlik" sınırı içine alır, bu sınır içinde de hiyerarşik saygıya yer vererek yakınlık inşa eder.  Bu demek değil ki danışan terapistine "abla" diye hitap etsin; burada söz konusu olan psikoterapistin kendi hiyerarşik konumunu kabul edip yine de danışana yakın planda ilgi ve merakla yaklaşmasıdır.  Bu tür bir tavır danışanın bilişsel haritasında onu gereken yere konumlandırmasına yardımcı olur.

            Bir örnek verecek olursak, üniversiteye kamu görevinden istifa ederek gelmiş, 35 yaşında, evli bir erkek, bir dersindeki kadın hocanın serbest davranış ve giyiminden çok rahatsız olduğunu uzunca bir tereddütten sonra kadın terapistine şöyle anlattı:

" Bacımsınız, onun için size söyleyebilirim". Bu küçük sözcükte mesafe ve yakınlığa, cinsel tabular ve onlara rağmen anlaşmaya ilişkin ne yoğun bir anlamlar silsilesi saklı.

 

IV. Farkındalık ve Kısıtlar içinde Etkinlik.

            Sorunların bağlamsal bağlantılarını, sorunu çerçeveleyen anlayıştan kaynaklanan karmaşıklıkları tanımak, sorunun çözümüne yönelik ipuçlarını da beraberinde getirecektir.  Alt tarafı psikoterapide hedefimiz kendini anlama, gelişme ve sorun çözme değilmidir?  Bağlamsal bilinçten kaynaklanan perspektif genişliği, kişinin kendisini ve ortamının sağladığı olanaklar ile dayatmaları daha net görmesine yardımcı olabilecektir.  Bu netlik ise kişiye kısıtlar içinde bile tekin karar alma olanakları sağlayacaktır.

 

KAYNAKÇA

 

Abel, T.M., Metraux, R. and Roll, S. (1987)  Psychotherapy and Culture. Albuquerque: University of New Mexico.

 

Duben, A. (1982) The significance of family and kinship in urban Turkey. Ç. Kağıtçıbaşı (ed.) içinde Sex roles, family and community in Turkey. Bloomington, Indiana: Indiana University Press.

 

Dyche, L. and Zayas, L.H. (1995) The value of curiosity and naivete in the cross-cultural psychotherapist. Family Process, 34, 389-399.

 

Erfidan, G. (1996) Searching formultiple dimensions of self: self experience in three occupational groups. Unpublished masters thesis. Istanbul: Boğaziçi University.

 

Falicov, C.J. (1995) Training to think culturally: a multidimensional comparative framework. Family Process, 34, 373-388.

 

Fişek, G.O. (1982) Psychopathology and the Turkish family: a family systems theory analysis. Ç. Kağıtçıbaşı (ed.) içinde Sex roles, family and community in Turkey. Bloomington, Indiana: Indiana University Press.

 

            ( 1991) A cross-cultural examination of proximity and hierarchy as dimensions of family structure. Family Process, 30, 121-133.

 

            (1993) Turkey. L.L.Adler (ed.) içinde International handbook on gender roles. Westport, Connecticut: Greenwood Press.

 

            (1994) paradoxes of intimacy: an analysis in terms of gender and culture. Bogazici Journal: Review of Social, Economic and Administrative Studies, 8, 1-2, 177-186.

 

            (1995) Gender hierarchy: is it a useful concept in describing family structure? J. van Lawick and M. Sanders (ed.) içinde Family, gender and beyond. Heemstede, The Netherlands: LS Books.

 

            and Wood, B. (1991, August) Gender: an essential factor in the organization of proximity and hierarchy in families. Uluslararası Psikolojide Guncel Konular Kollokyumunda sunulmuş bildiri, Seattle, Washington.

 

 

Hoffman, L. (1981) The Foundations of Family Therapy, Basic Books.

 

Howard, G.S. (1991) Culture tales: A narrative approach to thinking, cross-cultural psychology and psychotherapy. American Psychologist, 46, 3, 187-197.

 

Hsu, F.L.K. (1985) The self in cross-cultural perspective. Marsella, G., DeVos and Hsu, F.L.K. (ed) içinde Culture and the self, London:Tavistock.

 

Kağıtçıbaşı, Ç. (1985) Culture of separateness-culture of relatedness. 1984: Vision and reality, papers in comparative studies. 4, 91-99.

 

                and Berry, J.W. (1989) Cross-cultural psychology: current research and trends. Annual Review of Psychology, 40, 493-531.

 

                (1990) Family and socialization in cross-cultural perspective: A model of change. F. Berman (ed.) içinde Nebraska Symposium on Motivation. No. 37, Nebraska: Nebraska University press.

 

Kakar, S. (1982) Shamans, Mystics and Doctors: a Psychological Inquiry into India and its Healing Traditions. New York: Alfred A. Knopf.

 

Landrine, H. (1992) Clinical implications of cultural difference: the referential versus indexical self. Clinical Psychology review. 12, 401-415.

 

McGoldrick, M., Pearce, J.K. and Giordano, J. (1982) Ethnicity and family therapy.

 

Minuchin, S. (1976) Families and family therapy. Cambridge: Harvard University Press.

 

Pedersen, P.P., Draguns, J.G., Lonner, W.J. and Trimble, J.F. (9176) Counseling across cultures. The university press of Hawaii.

 

Roland, A. (1988) In Search of self in India and Japan. New Jersey: Princeton University Press.

 

Seçkin, K.B. (1996) A narrative analysis of the construction of self in a group of Turkish university undergraduates: a self amidst tradition and change. Unpublished masters thesis. Istanbul: Boğaziçi University.

 

Triandis, H.C., Bontempo, R. and Villareal, M.J. (1988) Individualism and collectivism: cross-cultural perspectives on self-ingroup relationships. Journal of Personality and Social Psychology. 54, 323-338.

 

Wood, B. (1985) Proximity and hierarchy: orthogonal dimensions of family interconnectedness. Family Process, 24, 487-507.